30 Temmuz 2021 Cuma

DİSLEKSİ

“Disleksili olmanın ne demek olduğunu asla anlayamayacaksınız. Bu alanda ne kadar uzun süredir çalışıyor olursanız olun, isterseniz çocuklarınız da disleksili olsun, tüm çocukluğunuz boyunca aşağılanmanın ve hemen hemen her gün size hiçbir şeyde başarılı olamayacağınızın öğretilmesinin nasıl bir duygu olduğunu asla anlayamayacaksınız.”

                                                   Jackie Stewart

                                                  “Uçan İskoçyalı” lakaplı Formula 1 pilotu

Disleksinin yıllardır süregelen araştırmalara rağmen her disiplin tarafından kabul edilen kesin ve tartışmasız bir tanımı yoktur. Psikolog Andrew Ellis disleksinin kesinlikle bir okuma bozukluğu olmadığını söylemiştir. Beynin okumak için evrilmediğini gösteren araştırmalar düşünüldüğünde disleksiyi sadece “okuma bozukluğu” olarak tanımlamak oldukça eksik kalır kanımca da.

Nörobiyolojik araştırmalar dislektik çocuklarda okuma için gerekli bilişsel, algısal ya da motor süreçlerin beyinde farklı gerçekleştiğini gösterir.

Disleksili çocuklar; göz ve kulak gibi motor işlev gerektiren bir görevin bileşenlerini eksiksiz, seri ve hızlı bir şekilde birleştirmeleri gerektiğinde oldukça zorlanırlar. Disleksili bireylerin birçoğunun beyninde hızla sunulmuş iki görsel tek bir uyarılma gibi gözükür çünkü kişi bu görsel bilgiyi yeterince çabuk işleyemez. Aynı spektrum içinde yer alan bireyler farklı özelliklere sahip olabilirler. Bazı çocukları dikkat, bellek gibi yürütücü süreçlerden okuma problemi yaşar. Bazı çocuklarda dikkat ve okuma ile birlikte giden problemler ya da zamanlama ile alakalı sorunlar vardır. Akademik anlamda yaşanan güçlükler ortak olsa da bunların çeşit ya da düzeyi her bireyde farklı olabilir. Akademik olarak güçlük yaşayan her çocuk disleksi tanısı almaz. Zekâ geriliği, göz ya da kulak ile ilgili rahatsızlıklar, nörolojik bozukluklar, öğrenme için uygun bir çevrenin olmaması ya da dilsel faktörler mutlaka değerlendirilmelidir.

Disleksi bireyler normal veya normal üstü zekâya sahiptir ve genellikle çocukların okula başlamasıyla birlikte daha belirgin hale gelir.

Dislektik Bireylerde Gözlemlenebilir Davranışsal Özellikler

·         Ses Birim Farkındalığı – Fonolojik eksiklikleri olan çocuklar harf ve ses ilişkisini kelime, hece, kafiye düzeyinde anlama, kullanma ve yorumlamada zorluk yaşarlar. Ses birim farkındalığı ölçekleri bu çocukları anaokulunda ya da birinci sınıfta tespit etmeyi sağlar. Ses farkındalığı becerileri sözcüklerin aynı ya da farklı olup olmadığının ayırt edilmesi, heceleri birleştirme ya da ayırma, kafiyeyi tanıma, sözcükten ses çıkarma, ses ekleme, ilk sesi, son sesi tanıma gibi özellikleri kapsar.

·         Adlandırma Hızı ( Otomatizasyon) – Beyin uzmanlaştığı bölgede otomatik bir hız yakalar. Akıcılık sorunları yaşayan çocuklar çoğu zaman küçük yaştan itibaren adlandırma hızı eksikleri sergiler. Mesela renkleri ya da basit görselleri isimlendirmede yavaştırlar. Bu çocuklar erken dönemde sürekli göz ardı edilir çünkü isimlendirmeleri yavaşta olsa yeterlidir. Otomatik hızlı isimlendirme testlerinde daha uzun süreye ihtiyaç duyan çocuklar sözcükleri okurken akıcı ve doğru okumada güçlük yaşarlar.

·         Ortografik Farkındalik – Kelimelerin ses dizimi ile ilgili farkındalıktır. Kelimelerin doğru ya da yanlış yazıldığını fark etme, doğru ve hızlı yazma

·         Morfolojik Farkındalık – Kelimelerin içindeki yapı birimlerini fark etme becerisidir. Örneğin; “çiçekler” kelimesindeki “-ler” çoğul ekinin bilinmesi. Ayrıca kelimenin anlamını, doğru yazılmasını ve doğru telaffuzunu sağlayan beceridir.

·         İşleyen Bellek – Okuma ve yazma ile ilgili görevlerde sözle bilginin işler bellekte kodlanması, saklanması ve gerektiğinde kullanılması gerekir. İşler bellek ile ilgili yapılan testlerde dislektik çocuklar sözel bilgiye dayalı görevlerde ve kısa süreli bellekte zorlanırlar.

·         Kelime Dağarcığı – Dislektik çocuklarda karşılaşılan durumlardan biri kelime dağarcığının yetersiz olmasıdır. Okuma-yazma becerilerinin edinilmesinde kelime dağarcığının fazla olması olumlu etki yaratır.

Bu veriler dikkate alındığında okul öncesi dönemde gözlenen bazı belirtiler disleksi işareti olabilir.

  • -       Konuşma gelişiminin gecikmesi
  • -       Bebeksi ya da yaşının gerisinde konuşma
  • -       Basit görsel ya da sembolleri, kavramları isimlendirmede zorluk ya da yavaşlık
  • -       Ses farkındalığı becerilerinde zorlanma
  • -       Birbirini takip eden uzun yönergeleri takip etmekte zorlanma

Ebeveynlerin/Öğretmenlerin okuma güçlüğü yaşayan çocukları erken ve yoğun bir müdahale programına yönlendirmeleri oldukça önemlidir. Bu yönlendirme, zorlanmanın ilk işaretinden itibaren olmalı ve zorlanan çocuklar için kapsamlı bir destek eğitim programı uygulanmalıdır. Geç kalınan durumlarda çocukların anne ve babalarının baskıcı tutumları, öğretmenlerinin eleştirisi, arkadaşlarının alayına maruz kalması sonucunda içine kapanma, kaygı, özgüven eksikliği, davranış problemleri ile karşılaşılabilir. Tarih boyunca başarılı dislektik bireyler her zaman olmuştur; Tom Cruise, Thomas Edison, Leonardo Da Vinci, …

Dolayısıyla dislektik çocukların var olan potansiyeli en verimli şekilde kullanması eğer bir yeteneği varsa bu yönde eğitilebilmesi için erken tanı önemlidir.

 

8 Ağustos 2020 Cumartesi

ŞİDDET ÜZERİNE

  …Evlendiğim günden itibaren şiddet görüyorum.

…Ailemin içinde şiddet her zaman vardı. Evlendiğimde de hiçbir şey değişmedi.

…Her şeye çocuklarımın için katlandım.

…Gidecek bir yerim yok. Sığınacak bir dalım yok.

…Sevgi , sevilmek, değer görmek nedir? Hiç bilemedim…

…Babam alkol kullanır, her gün bize fiziksel ve  psikolojik şiddet uygulardı.

…Daha başındayken şüphelenmiştim. Kayınvalidem de eşinde çok korkuyordu.

…Önceleri seviyor diye düşündüm. Her şeyi sevgiden  yapıyor sanıyordum, sonraları geçte olsa anlamıştım.

…Ardı arkası kesilmeyen hakaretler, fiziksel şiddet, vücudumda darbe almayan herhangi bir yer yok

…Doktor soruyor eşinden şiddet mi görüyorsun? Bunu sana kim yaptı? Sadece düştüm!

…Korkuyorum, utanıyorum. Sokakta morluklarım görünmesin diye yüzümü olabildiğince  kapatmaya çalışıyorum.

…Neden? Merak ediyorum. O kadar çok soruyorum ki

…Acaba diğer kadınlardan eksiğim neydi?

…Her  yerde  şiddet. Hayvanlara, doğaya, kadın, erkeğe, çocuğa, yaşlıya, yetişkine, gence…

…İçimde umudum yok ama yaşamak istiyorum

…İnsanca yaşamak, değer görmek, sevmek, sevilmek istiyorum…

…Yani bir hiç uğruna sokakta, evde, çocuklarımın gözü önünde, ailemin yanında

…Ölmek istemiyorum…

Burada yazdıklarım şiddete maruz kalmış kadınların ağzından dökülenler… Pınar Gültekin’in ölümünün ardından kadın cinayetlerinin devam etmesi ve bununla ilgili sosyal medyada yer alan haberlerin ardından içimden geçenleri sizlerle paylaşmak istedim.

Toplumsal şiddetin yaygınlaşması, kadına yönelik şiddet olaylarının ve kadın cinayetlerinin sayısının her geçen gün artması hepimizi korkuttuğu kadar, düşündürmektedir de…

Şiddetin tanımı ve nedenlerinden daha ziyade içimizde besleyip, büyütemediğimiz ve paylaşamadığımız sevgiyi, sevmeyi, sevilmeyi, sevgiyi paylaşmayı nerede unuttuk?

Şiddet dün vardı, bugün de var, yarında olacak. Her zaman,  her yerde. Ancak şiddetle baş etmeyi, masum ve savunmasız hiçbir canlıya zarar vermemeyi başarabilecek miyiz?

Çocukken korunmaya muhtaç, masum olan bu çocuklar ne zaman büyüdü?  Tüm canlılara şiddet uygulayan, kin, nefret ve öfkeyle beslenen bir canavara nasıl dönüştü?

Bugün hiç tanımadığımız ama bizden birinin şiddete maruz kalması; yarın ailemizden biri, komşumuz, akrabalarımızdan biri nereye kadar devam edecek…  

Ya da tam tersi tanıdığımız birinin bir insana şiddet uygulaması karşında nasıl bir tutum sergilemeliyiz?

Burada en büyük görev devlete ve onun organlarına düşüyor. Yasalarla ilgili gerekli düzenlemeler yaparak adaletin sağlamasını başarabilecek miyiz?

Kadın erkek eşitliği konusunda toplumun bilgilendirilmesini ve bunun önemini anlatmayı, yaşamda uygulamayı el birliği ile yapabilecek miyiz?

Şiddetin uygulanmasına gerekçeler bulmaya devam edecek miyiz? Sağlıklı ruh halimizin devam etmesi için gerekli kişi ve kurumlardan destek alacak ve bunu önemseyecek miyiz?

Toplumun sağlıklı olarak devamlılığını sağlamak için değerlerimizin öğrenilmesi önemlidir. Değerlerimizi öğretirken özellikle toplumsal ahlak üzerinden hareket etmek gerekir. Toplumda çocuklarımızın ahlaki gelişimlerine yardımcı olmak için geliştireceğimiz tutumlarımız olmalı.

 Tüm insanlara yetiştirilirken fırsat eşitliğinden yararlanmaları konusunda yardımcı olmalıyız.  Okullarımızda bilimsel, sosyal, kültürel, sportif etkinliklere katılma konusunda gençlerimizin desteklenmesi ve olumlu yönde gelişmeleri için bu etkinliklere katılmaları konusunda neler yapabileceğimizi düşünmeliyiz.

Tüm bu sorularla toplumu yeniden inşa etmek, şiddetin her türlüsüne hayır demek, sessiz kalmamak, yanlışa ortak olmamak, sevgiyle, empati kurarak, paylaşarak, güvenerek,  bir yaşam hamlesi yaparak yeniden ayağa kalkmak, hayata sıkıca sarılmak için düşünüyoruz ve soruyoruz.

Psikolog Gülşah Güven Ataşoğlu
Elan Vital Danışmanlık Merkezi
 0 536 562 60 88

AKRAN ZORBALIĞI

Danışanların izniyle

Bülent 6 yaşında anasınıfı öğrencisidir. Sınıfında fiziksel olarak kendisinden daha iri olan akranı tarafından dışlanıyor. Akranı zamanla sınıf içerisinde elindeki defterle sert bir şekilde Bülent’in kafasına vurarak fiziksel şiddet uygulamaya başlıyor. Sıraya geçecekleri zaman Bülent’i çekiştirerek arkaya doğru iterek önüne geçiyor. Bülent’in akran zorbalığına maruz kalması sonucunda davranışlarında bir takım değişmeler meydana geliyor. Bülent’in son zamanlarda oyuncaklarıyla çok sert oynaması ve oyuncaklarına zarar vermesi annesinin dikkatini çekiyor…

Emre 8 yaşında ilkokul 3. Sınıf öğrencisidir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite Bozukluğu tanısı var. Okul içerisinde teneffüslerde bir arkadaşı Emre’yi sürekli kantine götürerek kendisine yiyecek bir şeyler aldırıyor. Emre’ye kendisine bir şeyler almazsa onula olan arkadaşlığını bitireceğini söylüyor. Bir zaman sonra kantin çalışanlarının durumu fark etmesi ile olay anlaşılıyor…

Selin lise 2. sınıf öğrencisidir. Sınıf içerisinde aşırı kiloları yüzünden bazı arkadaşları Selin’le dalga geçiyor. Kiloları yüzünden sınıfta  arkadaşları Selin’in yanında oturmak istemiyor. Selin bir süre sonra sosyal ortamlardan çekilmeye başlıyor. Okula gitmek istemiyor ve akademik başarısında düşme meydana geliyor. Davranışlarındaki bu değişikliklerden dolayı ailesi bir süre sonra   Selin’i  doktora götürüyor. Selin kaygı bozukluğu tanısı alıyor…

 

Akran zorbalığı günümüzde okul çağına gelen ve okula başlayan bir çocuğun karşılaşabileceği önemli sorunlardan biridir. Saldırganlığın bir türü olarak değerlendirebileceğimiz akran zorbalığını; çocukların, çocuk olmalarından kaynaklanan bazı davranışlarından kesin olarak ayırmak gerekir. Çünkü yapılan bir davranışın akran zorbalığı olması için bir takım şartlar taşıması gerekmektedir. Bu şartlar arasında orantısız güç kullanımı, bu durumun sürekliliğinin devamı ve kasıtlı olarak yapılmasını sayabiliriz.

Okullar, öğrencilerin hem akademik hem de toplumsal değerleri kazanıp, sosyalleşme sürecinin devam ettiği ve burada çocukların toplumun bir parçası haline geldiği yerdir. Okullar toplumun ortak kültürünün, benzer davranış ve tutumlarının aynı zamanda iletişim becerilerinin kazandırılmasında önemli roller üstlenirler. Bu gerekçelerle okullar, öğrencilerin en çok zaman geçirdikleri ve en güvenilir ortamların başında gelir. Ancak son yıllarda okullar öğrencilerin ve öğretmenlerin güvenliğini tehdit eden kurumlar haline gelmişlerdir. Bunun  sonucunda  okullarda akran zorbalığının önlenmesi ile ilgili tedbirlerin alınması, bu alanda yapılan çalışmaların sayısının artmasına neden olmuştur.

Zorbalık konusunda yapılan çalışmalar zorbalığın birçok türü olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sözel zorbalık (İsim takma, alay etme, dedikodu yapma), fiziksel zorbalık (Vurma, tokat atma, tehdit etme, tekme atma…), duygusal (gruptan dışlama, aşağılama, eşyalara zarar verme), cinsel (elle taciz, cinsellik içeren sözler) olarak gruplandırmıştır.

Zorbalık davranışının ortaya çıkmasında; öğrencinin cinsiyeti, yaşı, okul ortamı, ebeveyn tutumları ve davranışları, arkadaş çevresi gibi birçok neden etkili olabilir. Bunun yanında zorba öğrenciler okul kurallarına uymazlar. Ebeveynlerine, öğretmenlerine ve yetişkinlere karşı çıkan kişilik özellikleri gösterirler. Yapılan araştırmalar erkek öğrencilerin, kızlara oranla daha çok zorbalık yaptığını ortaya koymuştur. Zorbalar; daha çok zarar vermekten ve acı çektirmekten zevk alır. Kendilerinden daha güçsüz öğrencilere zorbaca davranışlarda bulunurlar.

Zorbalığa maruz kalan öğrenciler ise; diğer öğrencilere göre kendilerini daha güvensiz ve kaygılı hisseder, duygusal ve sessizdirler. Güvensizlik ve kaygı durumu öğrencinin tek başına halledebileceği, baş edebileceği bir durum değildir. Özellikle ebeveynlerin, okul rehber öğretmeninin ve okul yöneticilerinin sergileyeceği tavırlar çok önemlidir. Çocuğun yaşadığı durumu anne-babasıyla paylaşabilmesi ve anne-babanın yaşanan durum karşısında gösterdiği tutumlar çocuğun güven duygusu üzerinde etkili olacağından, çocuğun akran zorbalığıyla tek başına baş edemeyeceğini özellikle bilmemiz gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz durum akran zorbalığı konusunda bir farkındalık oluşturmamızı gerektirmektedir. Okullarda karşımıza çıkan zorbaca davranışlar karşısında; öğretmen, yönetici ve diğer personel tutumları bu davranışların tekrar edilmemesi ve olumsuz davranışların model alınmaması açısından   farkındalık oluşturma açısından önemlidir.

Son zamanlarda sosyal medyaya yansıyan olaylardan akran zorbalığının yaygınlaştığını ve toplum için bir tehdit unsuru olduğunu görmekteyiz. Bu durum tüm ülkeler için geçerli hale gelmiştir. Zorbalığın, önlem alınmazsa ciddi fiziksel ve ruhsal travmalara neden olabileceğini de biliyoruz. Sonuç olarak öğrencilerin kurban, zorba veya hem zorba hem kurban rolünü üstlendikleri bir durumla karşı karşıya kalmamız dolayısıyla okul ortamının daha güvenli bir hale gelebilmesi için, akran zorbalığını engellemeye yönelik bir takım stratejiler geliştirmek durumundayız. Akran zorbalığının; öğrenci, okul ve aile işbirliğiyle olumsuz sonuçları ortadan kaldırılabilir. Bu süreçte zorbalığa müsaade etmemek, okulda denetimi arttırmak, çeşitli sosyal etkinliklerde bulunmak akran zorbalığının ortaya çıkmasını azaltabilir.

Psikolog Gülşah Güven Ataşoğlu
Elan Vital Danışmanlık Merkezi
 0 536 562 60 88

20 Haziran 2020 Cumartesi

NÖRONLARIN AŞKI


"Filozof Martin Heidegger, bir insanın tek başına "var olmasından" söz etmenin zor olduğunu, çünkü normal şartlarda "dünyada var olduğumuzu" ileri sürmüştü. Heidegger bu şekilde, sizi siz yapan şeyin büyük oranda çevrenizdeki dünya olduğunu vurgulamış oluyordu aslında. Çünkü benlik, boşlukta var olmaz.(Beyin, David Eagleman, sf.126)"

"Başkalarını simüle etmek, başkalarıyla bağ kurmak, başkalarını umursamak, elimizde olan şeyler değildir; Çünkü doğuştan toplumsal yaratıklar olmak üzere donatılmışızdır.(Beyin, David Eagleman, sf.174)"

"Ne yiyeceğimizden tutunda kiminle çiftleşeceğimize karar verdiğimiz her türlü kararın gizemli bir iradeye değil de olasılıkları bir salisede hesaplayan milyonlarca nörona bağlı olduğu ortaya çıktı.(21. Yüzyıl İçin 21 Ders, Yuval Noah Harari)"

Nöron denilen beyin hücreleri, hücreler arasında bağlantı sağlayan sinapslar ve bir sürü karmaşık mekanizma ile oluşan örüntüyü gelişen teknoloji sayesinde gözlemleyebiliyoruz.

"Biyologlar organizmaların birer algoritma olduğu sonucuna vardıkları an, organik ve inorganik yaşam arasındaki duvar yıkıldı.(Homo Deus, Yuval Noah Harari, sf.358)" . Durum buyken, ilk aşık Adem ve Havva'dan bu yana günümüze kadar gelen efsane olmuş aşkları nasıl tarif edeceğiz?
Aşık olan kişi, "hür iradesiyle mi aşık olmuştur?" Yoksa "vücudunda meydana gelen birtakım hormonal değişiklikler ve nöron aktiviteleri mi buna sebep olmuştur?"

Kısacası "Aşk", bir duygu mudur? Yoksa bir olgu mudur?

Bu yazımızla biraz olsun Aşk'ı incelemeye ve bir anlam bulmaya çalışacağız.

"Anlam insanların birlikte ördüğü ortak hikayeler ağıdır."
                                                               Yuval Noah Harari

Aşık beyin ve normal beyin incelendiğinde hormonal değişimler olduğu gözlemlenmiştir. Beyin görüntüleme çalışmaları da bize, beynin bazı kısımlarında aşık olunduğunda gerçekleşen baskılanmayı göstermiştir. Aşık beyinde, muhakeme etme ve mantıklı karar vermeden sorumlu "frontal lob"un ciddi bir şekilde baskılandığı gözlemlenmiştir. Bu durumda aşk için yaptıklarımızın mantıklı olmasını beklememek gerekir.

Kişi aşık olduğunda önce haz ve keyif veren dopamin, sonra mutluluk veren seratonin, ardından da "bağımlılık"tan sorumlu oksitosin hormonu salgılanmaya başlıyor. Oksitosin hormonunu ilginç yapan aslında amacı; "insan dünyaya gelişimi tamamlamamış ebeveynine muhtaç şekilde dünya geliyor, henüz gelişimini tamamlamamış bireyin, tek ebeveyn yerine iki ebeveyni olduğunda hayatta kalma şansı daha yüksek oluyor." Burada konuştuğumuz tamamen biyolojimizin çalışma mantığı.

Aşık olduğumuzda beynin empati ile ilgili bölgesi aktif olur ve böylece aşık olduğumuz kişinin hiçbir kusuru görülmez olur. "Aşkın gözü kördür" diye boşuna söylenmemiş galiba.

Aşık olacağımız kişiyi nasıl seçiyoruz? "Özgür irademizle mi?" yoksa "Bilincimizin bile farkında olmadığı, beynimizin bir takım gizli oyunlarıyla mı?", "İlk görüşte aşk var mıdır?"

Yapılan çalışmalar insanların fiziksel görüntüden çok, duygusal çekimden etkilendiklerini gösteriyor. Yani kişi, karşısındakinin duygusal durumunu başarılı bir şekilde okuyorsa ondan çok daha fazla etkileniyor. Ayrıca birçok araştırma, bize anne ve babalarımızı hatırlatan karşı cinse gitme eğiliminde olduğumuzu göstermektedir. Hatta bazı çalışmalarda, bize kendimizi hatırlatan kişilerin daha çekici geldiğini bulmuşlardır. Bununla ilgili yapılan bir deneyde, deneklerin fotoğrafları dijital olarak değiştirilmiş ve sonrasında özneye en çekici bulduğu bir dizi fotoğraf gösterildiğinde deneklerin hepsi yüzlerinin değiştirilmiş halini seçmişlerdir.

Henüz ayrıntıları tam olarak kanıtlanamayan bir diğer araştırma ise "Feromon"ların aşkta etkili olduğudur. Feromon, karşı cinsi etkileyen bireysel koku izleridir. Burunda, bu kokusuz kimyasalı tespit eden "vomeronazal organ (VNO)" adında özel bir organ bulunur. Her birimizde VNO olmasa da kokunun anılarımızı güçlü bir özelliği vardır. Koku alma duyusu; görme, işitme, dokunma duyusundan önce gelişmiş en eski duyudur. Sizi biranda çocukluğunuza veya en mutlu /huzurlu anınıza götürebilir.

Tabiatımız gereği iletişim kurmaya ihtiyacı olan sosyal varlıklarız. Eksik olan parçalarımızı tamamlaması ve bizi tanımlaması için ihtiyaç duyduğumuz şeyin adı Aşk'ta olabilir, arkadaşlıkta, aile de.

Ve en önemlisi Judith Orloff'un da dediği gibi,
"Birisinin ne kadar akıllı veya çekici olduğu umurumda değil, enerjinizi öldürüyorsa, o sizin için uygun değildir. Gerçek kimya, entelektüel uyumdan daha fazladır. Yüzey şeylerin ötesinde, sezgiseldir."
Psikolog Gülşah Güven Ataşoğlu
Elan Vital Danışmanlık Merkezi
 0 536 562 60 88

13 Haziran 2020 Cumartesi

Hüzünlü Bulutlar, Mutlu Yağmurlar


Kişisel gelişim alanında  “kendini iyi hissetmek, mutlu olmak, olaylar karşısında sakin kalabilmek vb. durumlar üzerinde kontrol sağlayabilmek için geliştirilen bir takım teknik ve yöntemler günümüzde oldukça popüler hale geldi. Ruh sağlığı alanında eğitim alarak danışanlara terapi uygulayan klinisyenlerin yanı sıra yine bu alanda hizmet sunan kişisel gelişim uzmanları, yaşam koçları, enerji uzmanları ve sosyal medya fenomenleri var. Gelişen ve değişen teknolojik olanaklar sayesinde bir çok kişi hemen hemen her gün sosyal medyayı takip ederek konu uzmanlarından ya da fenomenlerden gündelik yaşam için pratik bilgiler edinmeye ya da popüler uygulamalara ayak uydurmaya çalışıyor. Bu uygulamalar her ne kadar belirli algoritmalar tarafından yönlendirilmiş olsa da insanların  istedikleri bilgiye hızlı ve rahat bir şekilde ulaşabilme özgürlüğünü sağlaması açısından değerlidir.Ancak bu durumun belli avantajlarının  yanında, bazı dezavantajlarının da olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Mesleğimin ilk yıllarında bu yana ebeveyn tutumları ile ilgili bir takım hatalı inanışlar ve davranışlarla karşılaşıyorum. Sosyal medyanın yaygınlaşması sonucunda  yeni bir anne – baba akımı ile karşı karşıya kalmış  bulunmaktayız. Sosyal medya üzerinden uzman olmayan bir takım kişilerin yarattığı bilgi kirliliği ile birlikte, çocuğun bireysel özellikleri dikkate alınmadan sergilenen anne baba tutumları bazı durumlarda aileyi kısır  döngü içerisine  yerleştirir. Bu tür bilgi kirliliği ile gelen ailelerin bir çoğunda değişime karşı direnç vardır. Çünkü onlar  “ çocukları için en iyisini düşünen anne babalardır ve onlar için hatalı bir şey yaptığını düşünmek o kadar korkutucudur ki bununla yüzleşmek istemezler.” Bu durum benim için olduğu kadar bir çok meslektaşım için de tatsız bir konudur.

Sosyal medyada ; Evlilik nasıl olmalı ?  İyi bir eş nasıl olunur?  Nasıl makyaj yapılır? İyi yemek nasıl olmalı?  Sofra nasıl kurulur?  vb.  o kadar çok örnek var ki … Bu  ve bunun gibi binlerce soruyu sosyal medya aracılığı ile dile getirmeye çalışan ve bu arada popüler olan çeşitli tekniklerin  kullanıldığı akımlar oluşmuştur.

Bu  akımlardan bazılarının dakikalar içinde popüler olup birkaç gün içinde yerini bir başka akıma  bırakabildiğine tanıklık  edebiliyoruz ve bir çoğumuz bu kadar hızlı değişen sanal bir  dünya ile gerçek dünya arasında ilişki kurmaya çalışırken zorlanıyoruz. Bu dengeyi kuramadığımız da ise sanal dünyada kusursuzluğu sergilemeye çalışırken gerçek hayatla bağımızı zayıflatıyoruz.

Aslında bu konuda sorun olan hızlı gelişen teknolojiden ziyade bu duruma ne şekilde uyum sağladığımızdır. İstesek de istemesek de hızla gelişen bir teknoloji çağındayız ve ileride hayatımızın bir çok alanında bu teknolojiye bağlı olarak gelişmeler yaşanacağı da aşikardır. İçinde bulunduğumuz teknoloji çağında  insanlar için en önemli kazanım , gelişen ve değişen yeni durumlar karşısında uyum sağlayabilme becerisidir.Halen geçirmekte olduğumuz pandemi sürecini düşündüğümüzde çocukların eğitiminde  de uyum sağlama becerisinin kazandırılması  üzerinde çalışılması gereklidir.Uyum Sağlama süreci bir anlamda evrim kavramı ile eşdeğerdir. Bu süreç hızla gelişen ve değişen yeni durumlara uyum sağlamadır.

Fiziksel özelliklerimizin ve duygularımızın evrimsel bir tarihi vardır ; evrim , içerisinde bir mantık barındırır. Bütün duyguların bir anlamı vardır ve biz bu duyguları bilinç sayesinde hissederiz. Hiç hüzünlenmediyseniz, mutluluğun anlamı yoktur size göre. Yani bulutların hüznü olmasa , yağmur neden mutlu yağsın!..Korku yoksa hayatınız her an risk altında demektir. Belli bir düzeyde stres ya da kaygı yoksa başarı için bir şey eksiktir. Problem yaşadığımız dönemler duygularımız üzerinde kontrolümüzün zayıfladığı ya da bazı duyguların kronikleştiği dönemlerdir. Aslında her iki durumda da dengenin bozulduğunu söyleyebiliriz. İnsanların çoğu hayatlarının bir döneminde bu kontrolün zayıfladığını hissedebilir ve bu süreç destek alınarak daha kolay atlatılabilir.

Sosyal medyadaki popüler akımlardan  edindiğiniz bilgileri günlük yaşamınıza uyarlarken bireysel farklılıklarımızı göz ardı etmeyelim. Her ne kadar ortak duygu, düşünce ve değerlerimiz olsa da her bireyin kendine has özellikleri barındırdığı bir iç dünyası vardır. Kendinizi  ne kadar iyi tanırsanız kendiniz için o kadar iyi çözüm üretirsiniz ve doğru çözümler duygularınız üzerindeki denetimi arttırarak uyum sağlamanızı kolaylaştırır.

Psikolog Gülşah Güven Ataşoğlu
Elan Vital Danışmanlık Merkezi
 0 536 562 60 88

21 Mayıs 2020 Perşembe

ÇOCUK DÜNYASINDA MASAL


Covid -19 sürecinde evlerimizde vakit geçirirken çok önceleri okumuş olduğum "Çocuklara ve Büyüklere Masallar" (Prof. Üstün Dökmen) adlı kitap gözüme ilişti. Bunun üzerine çocukken birçok kez dinlediğim ve okuduğum masalı zihnimden geçirdim. Kendi çocuklarıma defalarca anlattığım , anne bir daha anlat burada ne demişti? Okuduğum kitaplarda ise resimlere bir daha bakabilir miyim? Bunlar niye böyle çizilmiş, gerçekten kafası bu kadar büyük mü? Pinokyo yalan söyleyince gerçekten burnu uzadı mı? Benim burnumda yalan söylersem uzar mı? Bitmek bilmeyen sorular geldi…Hep beraber zaman içerisinde büyüdük ama içimizdeki çocuk halen çocuk olarak varlığını devam ettiriyor. (İyi ki…) Ben de masalların çocuk dünyasındaki pedagojik yerine değinen makalelerden yola çıkarak (Karatay, H(2007)(Dil edinimi ve Değer Öğretimi Sürecinde Masalın Önemi ve İşlevi) Öztürk A.O.(2007) (Masalları Uyutmak) Boratav P.N(2001)(Pertev Naili Boratav arşivi) biraz olsun sizlere katkı sunabilmek için bu yazıyı kaleme aldım.

Bireylerin yaşamlarını mutlu ve huzurlu geçirmelerinde çocukluk döneminde yaşananların etkili olduğu görülmüştür. Özellikle çocukluk döneminde dinlenen ve okunan masalların yaşamda kalıcı izler bıraktığı ve bireyin yaşamını şekillendirmede önemli roller üstlendiği bilinmektedir. Masallar geçmişten bugüne gelinceye kadar insanların eğitilmesine ve değerlerinin gelişmesine katkı sağlamıştır. Günümüz çocuklarına da önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Masallarda kullanılan anlatım dili bir takım özellikler taşır. Masalların bu özellikler sayesinde bireylerin iyi birer dinleyici olmasına, duygu, düşünce ve kavram dünyalarını geliştirmesine, topluma yararlı insan olmalarına, toplumsal değerler kazanmalarına katkıda bulunduğu söylenebilir.

Masal Nedir?

Masal, halkın hayal gücünden ve ortak bilincinden doğmuş, dilden dile aktarılarak kuşaktan kuşağa geçen, kahramanları “ kurt, peri (Emre, 2004)”, dev, cin, ejderha gibi olağanüstü varlıklar olan, gerçeküstü hikâyelerdir. Masalların inandırmak gibi bir iddiası olmadığına tamamıyla hayal ürünü ve gerçekle ilgisiz oluşuna dikkat çekilir. Bu özellikleriyle belki de ifade etmekte zorluk çektiğimiz iletileri net olarak anlatmamıza yardımcı olmaktadır.

Masalların Eğiticiliği

Masalların; çocuklarda iyi-kötü, güzel-çirkin, adaletli-adaletsiz, mutlu-mutsuz, doğru-yanlış vb. kavramları ayırt etme yetilerinin gelişmesine katkı sağladığı gözlenmiştir. Masal gerçeği ile hayat gerçeğinin, çoğu zaman çeliştiğini göreceklerse de çocuklara temelde sağlam değerler kazandırabilme özellikleri dikkate alınmalıdır. Tıpkı bizim çocukluğumuzda sorduğumuz ya da sorguladığımız gibi…( Ama ….amcada ya da teyzede, babamda bunu yapıyor o zaman o da kötü? Kötüyse neden yapıyor?... )

Masallar, anne-baba ile çocuklar arasında iletişim sağlamada önemli bir araçtır. Özellikle masallarda kullanılan dilin tekerlemelerden oluşması, akıcı ve heyecan verici olması iletişimi güçlendirmektedir. Masal bir yandan çocukların düşünce ve hayal dünyalarını zenginleştirirken bir yandan da onların kazanması gereken iyilik ,dürüstlük, çalışkanlık gibi değerlerin olaylar içinde kazanılmasını sağlar. Çocukluk döneminde edinilmesi gereken toplumsal değerlerin kazanılmasına bu şekilde yardımcı olarak çocuğun kişilik gelişimine katkı sunmaktadır.

Masallar , kültürün gelecek kuşaklara aktarılmasında bir araçtır.

Masalların , çocukların hayal gücünü , yaratıcı düşünme yeteneğinin geliştirilmesinde önemli bir yeri vardır.

Masalların dil gelişimine olan katkıları da yadsınamaz. Okul öncesinde dil becerilerinden dinleme-anlama ve konuşmayı öğretmek , kelime hazinesini ve merak duygusunu geliştirmek dil gelişimi ile ilgili başlıklar arasında yer almaktadır.

Bütün bu anlatılanların sonucunda masalların çocukların pedagojik gelişimlerine yardımcı olduğu bilinmektedir. Değerlendirmemi sonlandırırken bir noktada yapılan eleştirileri de dikkate almalıyız diye düşünüyorum. Son zamanlarda masallarımızın çoğunda çocuklarımızın kendi seçimleriyle iyi davranışı bulmasına müsaade etmiyoruz. O kadar çok tekrar yapıyoruz ki iletinin anlaşılmasıyla ilgili farkında olmadan masalların doğasını bozuyoruz. Bunu yapmaktan vazgeçmeliyiz. Çünkü çocukların pozitif dünya görüşü kazanmaları masallarla daha kolaydır.


Psikolog Gülşah Güven Ataşoğlu
Elan Vital Danışmanlık Merkezi
 0 536 562 60 88

20 Mayıs 2020 Çarşamba

OYUN TERAPİSİNDE ÇOCUK




Oyun Terapisine gelen çocukların çoğu; sorunların arasında zamanla kaybolmuş, ama gerçek çocuklardır. Bu çocukların sorunlu olarak tanımlanmalarının nedeni, saldırgan, kavga eden, rahatsız eden, gürültü çıkaran davranışlar sergilemelerinden kaynaklanır. Çünkü sadece kendisine değil onunla yakın ilişkide olan kişilere de (Anne-baba, öğretmen, bakıcı) sürekli yeni sorunlar çıkarırlar. Sorunlu olarak görülen bu çocuklar aslında her çocuğun hakkı olan sevgi, saygı, güvenlik ve mutluluk duyguları kendilerine bir parça olsun gösterilmemiş, mutsuz ve çaresiz çocuklardır. Aslında savunmasız ve en zor durumda olanlardır. Sorunları vardır ama bunları nasıl çözebileceklerini bilemezler. Gerginliklerini saldırgan ve kavgacı davranışlarıyla dışarı atmaya çalışırlar ancak bu davranışlar daha fazla sorun yaşamalarına neden olur.

Burada çocukların bu tarz davranışlarında etkili olduğunu düşündüğüm görüşlerimi sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim. Biz ebeveynler evliliğimizi bir düzen içerisinde devam ettirmeyi henüz başaramadan bir çoğumuz anne-baba adayı oluyoruz. Henüz çocuk sahibi olmaya hazır mıyız? Bu sorunun cevabını bilmiyoruz. Bu nedenle çoğunluğumuz bu sorumluluğa hazır olmadan çocuk sahibi oluyoruz. Çocuklarımızı yaşamımızın merkezine koyuyoruz. Çocuklarımızı bir birey olarak kabul etmekte zorlanıyoruz. Çocuk yetiştirirken geleneksel yöntemleri kullandığımız gibi değişen çağa uygun yöntemleri de kullanıyoruz. Bu arada çocuklarımıza iyilik yaptığımızı zannettiğimiz davranışlarımızla istemeden de olsa çocuklarımıza yanlış örnekler oluşturabiliyoruz. Bu durumlara eğitim düzeyi, sosyoekonomik yapı, kültürel yapı, yaşam standartları gibi etkenlerin neden olduğu bilinmektedir. Buradan hareketle sadece çocuklarımızı sorun olarak görmek bizi yanıltabilir. Biz de ebeveyn olarak kendimize düşen payı aldıktan sonra oyun terapisine dönebiliriz.

Son yıllarda oyun terapisi genel olarak uyum sorunu yaşayan çocukları anlamak, onlara yardım edebilmek için etkili bir yöntem yöntemdir. Çok geniş bir yelpazesi vardır. Davranış sorunlarından, uyum sorunlarına, aşırı saldırgan, hiç engellenmemiş ya da aşırı bastırılmış, içe çekilmiş, engellenmiş çocuklara uzanan geniş bir alanı bulunmaktadır. Oyun terapisinde aslında çocuğa verilmek istenen ileti; ben senin için buradayım, ben senin duygularını anlıyorum, ben seni işitiyorum, bana güvenebilirsin. Burada koşulsuz olarak olduğun gibi kabul edildiğini bilmelisin…. Bu nedenle oyun terapisi bir süreci ifade eder. Terapistin uyması gereken bir takım ilkeler vardır. Bunlara mutlaka terapi sırasında uyulmalıdır. Terapistle çocuk arasında geçen ilişkinin terapi odasının dışına çıkmaması güven duygusu açısından önemlidir. Ebeveynlere çocuğunuzun davranış sorunlarını çözeriz, bütün uyum sorunlarını hallederiz gibi kesin ifadeler kullanmak bizlerin yanlış anlaşılmasına neden olur. Biz oyun terapistleri çocuğun ihtiyaç duyduğu desteği sağlayarak onların yaşadıkları duyguları yansıtmalarına yardımcı oluruz.

Çocuklarımıza ihtiyaç duyduğu desteği vermek için ciddi bir uyumsuzluk sorunu olmasına gerek yoktur. Zaten çocuklarda kendilerini sorun kaynağı olarak görmezler. Bu durumdaki çocuklar kendilerini yalnız hissederler. İstenmeyen davranışları yüzünden durumları sürekli kötüye gider. Bu kısırdöngünün dışına çıkabilmeleri için oyun terapisi aracılığı ile duygularını ifade etme imkanı bulur. Çocuk kendisinin sevildiğini , güvende ve başarılı olduğunu hissettiğinde yaşama dört elle sarılır. Hayatın iniş ve çıkışları karşısında güçlü durmayı başarır. Bir çocuk mutsuz olduğunda , bu durum gözlerinden belli olur. Çocuklar onlara uzanan her yardıma tüm duyarlılıklarıyla tepki verirler. Oyun terapisinde çok uyumsuz davranışları olan çocuklar bile çabuk tepki verirler. Bu yöntemle çocuklar duygularını yansıtmak ve kendilerini anlamak için fırsat yakalamış olurlar.

Oyun Terapisti
Serap Yıldıran
Elan Vital Danışmanlık Merkezi
0 536 562 60 88

Fotoğraf Aslı Şakar'a aittir.

DİSLEKSİ

“Disleksili olmanın ne demek olduğunu asla anlayamayacaksınız. Bu alanda ne kadar uzun süredir çalışıyor olursanız olun, isterseniz çocuklar...